Carl Rogers dezavantajlı çocuklarla çalıştığı bir kurumda bir anneye ebeveynliği konusunda nazikçe uyarılarda bulunmaya çalışır. Anne ise her türlü eleştiriyi reddeder. En sonunda Rogers kadına bir şey anlatmaya çabalamaktan vazgeçer. Kadın tam odadan çıkarken dönerek erişkinlere de yardımcı olup olmadığını sorar. Rogers’ın evet demesi üzerine bu sefer tüm hikayesini kendi perspektifinden anlatmaya başlar. Evliliğiyle ilgili olan ciddi problemlerini ve çaresizliğini dile getirir. Bunun üzerine Rogers’ın terapinin nasıl devam etmesi konusunda uzman olan kişinin danışan olduğuna olan inancı pekişir. Terapinin ne yöne ilerlemesi gerektiğini bilen danışandır.

Çalışmaya ilk başladığım yıllarda şu soruyu soruyordum kendime. “Bu insanı nasıl düzeltebilir, iyileştirebilir ya da değiştirebilirim?” Şimdi ise bu soruyu şu şekilde soruyorum. Bireyin kendi büyümesini gerçekleştirebilmek için kullanabileceği bir ilişkiyi nasıl bina ederim?” – Carl Rogers

Benim danışanım işini bilir.

Carl Rogers‘a göre danışan hayatının uzmanıdır. Terapist ise ona kaynaklarını keşfedebileceğini, kendi meselelerini gözden geçirebileceği, problemlerini kendisinin aşabileceğini görebileceği bir ortamı yaratmanın uzmanıdır. Bu anlayışa göre önemli olan psikoterapi teknikleri değil psikoterapist ve danışanı arasındaki ilişkidir.

Psikoterapi’de üç temel koşul

Çocukluğu bir çiftlikte geçmiş olan ve eğitim hayatına ilk olarak ziraat fakültesinde başlayan Carl Rogers doğadan ilham almıştır diyebiliriz. Carl Rogers evin bir köşesinde duran patateslerden örnek verir. Onları karanlık bir ortama atıp uzun süre kullanmadığınızda cillenmeye başlarlar. Güneş görebilecekleri şekilde uzamaya çabalarlar. Topraksız, susuz bir ortam bitkinin büyümesi için optimal koşullara sahip değildir. Yine de büyümelerini gerçekleştirmeleri için ellerinden gelen çabayı gösterirler. Rogers’a göre bu büyüme içgüdüsüdür. Doğuştan sahip olduğumuz bir yetidir.

Nasıl bitkilerin büyüyebilmesi için suya, toprağa, güneşe… ihtiyacı varsa, insanların da büyüyerek potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için koşulsuz sevgiye, empatik ve içten bir ortama ihtiyaçları bulunur.

Carl Rogers’a göre bir terapinin başarılı olabilmesi için terapistin bu değerlere sahip olması gerekir. Aynı zamanda danışan terapistinin bu tutumlara sahip olduğunun az da olsa farkında olmalıdır. Kendini tanımayarak kabullenmemiş olan bir terapistin danışanının kendisini kabullenmesine yardımcı olabilmesi mümkün değildir.

Empati, koşusuz sevgi, uyum… Dile kolay

Terapide sağlanması gereken koşullar olan empati, uyum (congruence) ve koşulsuz kabullenme sıralanması son derece kolay, açıklaması güç, uygulaması ise inanılmaz derecede zordur.

Uyum 

Uyum (congruence) nedir? Terapistin uyumlu olması ilişkide profesyonel rolünün arkasına sığınmayarak herhangi bir maske takmamasıdır. Psikoloji bilimini bir zırh gibi kullanarak uzman sıfatıyla  kendisini terapi sürecinde gizlememesidir.

Carl Rogers binlerce saat yapmış olduğu terapi çalışmaları sonrasında şunların farkına vardığını söylemiştir.

⇒ Danışanın büyümesi için terapistin sağlaması gereken en temel tutum uyumdur.

⇒ Terapistin olmadığı gibi davranmasının uzun vadede danışana faydası bulunmamaktadır.

Uyum kazanan danışan kafasından geçip gitmekte olan düşüncelerine, duygularına ve tutumlarına hakim olur.

Uyum içinde olmayan terapist şu gibi davranışlarda bulunabilir.

  • Gerçekte sinirli ve şüphe içindeyken danışana sakin ve hoşnut tavırlar sergileyebilir.
  • Düşmanca hisler taşırken sevgi doluymuş gibi davranabilir.
  • Danışanın sorularının cevabını bilmezken, biliyormuş gibi yapabilir.

Vaka Örneği

Rogers bununla ilgili şu örneği verir. Birlikte çalıştığı terapistlerden birisi çocuğunun rahatsızlandığına dair bir telefon alır. O günkü danışanlarını iptal etmeye karar verir. Fakat danışanlarından birisi uzak bir yoldan gelmektedir. Bir tek bu danışanımı kabul edip hızla eve döneyim der. Fakat seans boyunca dikkatini veremez. En sonunda durumunu danışana açıklayarak özür diler. Danışan rahatlamıştır. “Demek sizdiniz, ben de benden kaynaklanıyor sanıyordum” der.

Rogers’ın bahsettiği gibi terapistin uyumlu olabilmesi için öncelikle kendisini çok iyi tanıması ve yüksek bir farkındalığının olması gerekiyor. Şu anda öfkeliysem ve bunun farkında değilsem aradan zaman geçtikten sonra “amma da öfkelenmişim ha” demek içgörü kazanmak olabilir. Fakat o an farkına vararak bu duygumu içtenlikle yaşamamışsam uyum gösterememişimdir.

Peki ya terapist negatif duygular içerisindeyse… Yine mi uyum?

İçtenlikle ilgili en çok sorgulanan terapistin sahip olabileceği olumsuz duygular ve tutumlardır. Sıklıkla yanlış anlamalara sebep olan konulardan birisidir bu.

Söz negatif duygulardan açılmışken kimilerinin savunmakta olduğu “duyguların negatifi, pozitifi olmaz” anlayışı üzerinde duralım. Elbette tüm duyguların işlevselliği bulunmaktadır. Bu konuda verilen klişe örnek kaygıdır. Düşük miktarda kaygı başarıyı olumlu etkileyebilir. Fakat bir duygunun yapıcı olması onun pozitif bir duygu olduğunu göstermez. Kin, nefret, intikam hissi gibi duyguların bile grup aidiyeti sağlama gibi işlevsellikleri olabilir. Yine de negatiftir bu duygular. Bireyin sağlığı olumsuz yönde etkilerler.

Alan yayında (pozitif psikoloji) pozitif olarak kabul edilen duygulardan bazıları şunlardır: Aşk, neşe, şükran duymak, huzur, ilgi, gurur (kibirli olmayan), eğlence, ilham, cesaret, sevgi, esenlik, hayranlık, umut, ferahlık, bağlılık, heveslilik, kararlılık, arzu, kıvanç, rahatlık, memnuniyet, sevinç, coşku, rahatlama…

Negatif olarak kabul edilenlerden bazıları da şunlardır; kin, nefret, intikam hissi, kötümserlik

Peki bu durumlarda terapist ne yapmalı? Carl Rogers’a göre terapistin sahip olduğu özellikle de negatif duygularının farkına varması ve kabul etmesi gerekiyor. Bu negatif duygular da pozitif duygular gibi danışanın kullanımına açık tutulmalılar. Böylesi bir içtenliğe vurgu, diğer terapi yöntemleri ile çok uyuşmuyor.

Elbette terapistin negatif duyguları konusunda da içten olması şu anlamlara gelmiyor;

❌  Terapistin aklından geçen tüm endişelerini ve duygusal çöpünü danışana boşaltması.

❌  Terapistin düşüncesizce içinden geçen her tutumu ve içgörüyü danışanla paylaşması.

✔️  Terapistin kendi düşünce ve deneyimleriyle acı da verse irtibat içinde olması. Bilincinde hoşuna gitmeyenleri reddetmemesi. 

Terapist uyumlu olmadığında

Gerçek duygularımızı bastırdığımızda örneğin danışanımıza karşı öfkeli iken bunun farkında olmayarak anlayışlı gibi hareket etmeye çalışırsak iletişimimiz çelişkili olur. Bu çelişkili mesajlar danışanımızın kafasını karıştırır. Nedeninin çok farkına varmasa bile güvensiz hisseder kendisini.

Elbette benzer çelişkileri uyumlu olmayan ebeveynlerin çocukları da yaşar.

Empati

Birey merkezli terapi insan deneyimlerini merkeze alır. Kendisinden önce gelen davranışçılar başkalarının dışarıdan gözlemlenebilen davranışlarına odaklanmıştır. Birey merkezli terapi ise bireysel farkındalığa ve öz keşiflere de değer verir. Yani insan davranışını sadece dışarıdan gözlemlemez. Davranışı gerçekleştiren birey açısından nasıl göründüğüne de bakar. Bu bağlamda terapist danışanın kendisini ve dünyayı nasıl deneyimlediğini onun gözleriyle görmeye çalışır.

Carl Rogers üç temel koşulun (three core conditions) arasından edinilmesi en kolay olanın empati olduğunu dile getirmiştir.

Duyguları dinlemenin gücü

Carl Rogers çalışmalarına başladıktan sonra bir insanı sadece dinliyor olmanın ne kadar güçlü bir yardımcı faktör oluşunu şaşırtıcı bir şekilde keşfettiğini dile getirmiştir. Danışanıma hiçbir şekilde müdahale etme konusunda fikrim olmadığında “sadece dinledim” der.

Yıllar önce dinlemenin ne kadar güçlü olduğunun farkına vardım. – Carl Rogers

En etkili olan dinleme düşüncelerin, söylenenlerin arkasında yatan duyguların farkına vararak dinlemek ve bunu danışanlara yansıtmak, geri bildirim vermektir. Üç kulakla dinleme olarak da bazen tabir edilir bu durum.

Terapist aktif ve empatik bir şekilde dinledikten sonra danışanına şunları yansıtabilir. Danışanın duyguları hakkında müphem bir şekilde bahsederken, terapistin yansıtması ile duygusu hakkında daha büyük bir farkındalık yaşayabilir.

Danışanların düşüncelerini farklı bir şekilde terapistten duymuş olmaları duygularına açıklık getirebilir. Başkaları tarafından kendilerine sunulan düşünceler daha gerçekçi gelebilir danışana.

Vaka Örneği

Grup terapisi sürecinde katılımcılardan biri babası hakkında belirsiz negatif ifadelerde bulunur.

Terapist: Sanıyorum babanıza karşı öfkelisiniz.

Danışan: Yoo, hayır değilim.

Terapist: Tatminsiz…

Danışan: Tatminsiz… hmmm belki.

Terapist: Hayal kırıklığına uğramış?

Danışan: Evet, evet hayal kırıklığına uğramış. Ona karşı çocukluğumdan beri hayal kırıklığına uğramış bir haldeyim. Çünkü güçlü bir insan değil.

Burada danışan duygu akışı içerisinde tam olarak o anda yaşadığı tecrübeye uygun kelimeleri bulduğunda içgörü kazandığını görüyoruz. Doğru kelimeler danışanın tam olarak adlandıramadığı, farkındalık yaşayamadığı tecrübesine dokunur ve farkındalık seviyesine çıkar.

Terapist “tatminsiz” derken, danışana bir düşünceyi empoze etmiyor. Burada söylerken kullandığı ses tonu oldukça önemli. Carl Rogers’ın ses kayıtlarını dinlerseniz, şöyle bir ifade ile söylediğini görürsünüz. “Sizi doğru duydum mu? Babama karşı tatminsiz mi hissediyorum dediniz kendinizi?” Görüldüğü üzere danışan tam olarak duygusunu yansıtmadığında bu ifadeyi kolaylıkla reddediyor. Gerçek duygusu ile örtüşünce ise hemen güçlü bir şekilde sahipleniyor.

Empati nedir?

Empati bir durum değil süreçtir.

Başkasının kişisel algı dünyasına girmek, ana odaklanmak, bireyin an ve an değişen duygu dünyasına duyarlı olmaktır.

Terapist danışandan daha hızlı bir şekilde giderek danışanın farkında olmadığı duyguları açığa çıkarmaya çalışmaz. Bu danışan için tehditkar olabilir. Terapist adeta danışanın şoför olduğu bir arabada onunla birlikte yolculuk yapmaktadır. Danışan hayatının farklı alanlarından geçer.

Terapist sıklıkla geri bildirim vererek danışanın algılayışında hatalı olup olmadığını kontrol, test eder.

Terapistin danışanın duygularını, düşüncelerini yansıtması ile başkalarının gözünden kendini gören danışanın kendisiyle ilgili fakrındalığı artabilir. Belli belirsiz olan duygularını daha iyi tanıyabilir.

Her ne kadar kendim sistemik aile terapisti de olsam bir dönem birey merkezli grup farkındalık terapisine katıldım. Terapistin bu tutumunun inanılmaz rahatlattığını içgörü olarak dile getirebilirim. Adeta terapist yanımda yürüyormuş gibi bir histi. Ne benden ileride ne benden geride. Sanki ‘dört göze’ sahip olmuştum :). Terapistin varlığından aldığım güçle daha cesur olabiliyordum.

Empatik bir terapistin sahip olması gereken özellikler;

  • Empati kurmak isteyen terapistin danışanının dünyasına korkusuz bir şekilde adım atma motivasyon ve kabiliyetine sahip olması gerekmektedir.
  • Danışanın her an değişen duygu dünyasına karşı içinde bulunduğu ana odaklı bir şekilde hassas olmalıdır. Farkındalığı yüksek olmalıdır yani terapistin.
  • Uzmanın ön kabüllerini ve önyargılarını bir kenara bırakması gerekmektedir.
  • Terapistin kendi duygu dünyasında kendisini güvende hissetmesi gerekir.

Terapistin bir an önce çözüm bulma isteği, sabırsızlığı, direkt olma isteğini dizginleyememesi danışanın dünyasını keşfetmesini zorlaştırır.

Hümanist psikolojinin değerlerinden olan empatinin tüm terapi yöntemleri tarafından yaygın bir şekilde kullanıldığı artık ortak değer olduğu iddia edilmektedir. Fakat Rogers’ın ölümünden sonra birey merkezli terapinin öncüsü olan Brian Thorne’a (2002) göre diğer terapi yöntemleri empatiyi çok daha yüzeysel olarak incelemekteler ve derinliğine vakıf değiller. Kimileri empatiyi, terapi ilişkisini adeta terapiye başlamaya yarayan bir teknik gibi görmeye başladı.

İlişki terapidir. Terapiye hazırlık değil. – BrIan Thorne

Ben de farklı terapi yöntemlerinde analizlerden geçmiş biri olarak şunu söyleyebilirim. Birey merkezli grupta tattığım empatinin tadı hiçbir yerde yoktu 🙂 Neler konuştuğumu, hangi kazanımları elde ettiğimi çok hatırlamıyorum. Sene 2010 idi. Ama hissettiklerimi çok iyi hatırlıyorum.

Koşulsuz kabullenme

Nadiren insanları gerçekten anlamak için çaba gösteririz.

Rogers’a göre nadiren bir insanı anlamaya çalışırız. Birçok zaman karşımızdaki kişi kendi deneyimlerini anlatırken hemen onları etiketlemeye başlarız. “Bu söylediği çok saçma”, “olacak şey değil”, “çok doğru söylüyor” gibi.

Burada ayırt etmemiz gereken şudur. Açık konuşalım. Birey merkezli terapistler salak bireyler değiller. Danışanın olduğunu iddia ettikleri gibi olduklarını safça kabul etmezler. Elbette şüpheleri de bulunur.

Bireyin olmak istediği ile olduğu hali arasında uyumsuzluk bulunur birçok zaman. Terapide amaç zaten bu uyumsuzluğu en aza indirgemektir. Yani terapistler olarak danışanlarımızın olma ihtimallerini değil oldukları hallerini koşulsuz kabul ederek, potansiyellerinin daha fazlası olduğuna inanırız.

Danışanımı anlamaya çalışırsam, bir anda onu değiştirmeye kalkmam.

Terapide sık yapılan hatalardan biri danışanın kendisini anlatmasına fırsat vermeden, onu anlamaya çalışmadan değiştirmeye çalışmaktır. Rogers’a göre bu bir paradox içerir. Zira karşımdaki insanı değiştirmeye çalışmadan ne kadar dinlemeye ve anlamaya çalışırsam o kadar kolay değişebilirler.

Önce terapist olarak kendimi koşulsuz kabullenmeliyim.

Kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde danışanımın buna olan tepkisini de daha kolaylıkla kabullenebilirim.

Koşulsuz kabullenme hiç de kolay olmaz.

Bir insanı gerçekten anlamak Rogers’a göre risk almaktır. Çünkü gerçekten anlarsam kendim de değişebilirim. Ve hepimiz değişmekten korkarız.

Duygularımızın farkına varabilmek ve içtenlik gösterebilmek için de kendimizi koşulsuz kabul etmemiz gerekir. “Ben nasıl öfkelenirim” ya da “ben kolay kolay öfkelenmem” gibi bir yargıya sahipsek bu duygumuzu da reddederek uyumlu olamayız.

Birçok danışanı koşulsuz kabul etmemiz zor olur. Örneğin;

  • Terapistine karşı nefret duyguları besleyenler.
  • Terapistinden çok farklı dünya görüşleri olanlar. Kadınların dövülmesi gerektiğini savunan bir danışan gibi.
  • Birçok konuda eleştiren, sürekli sizi önceki terapistiyle kıyaslayan danışanlar…
  • Sizi bunaltacak derecede hayranlık besleyen danışanlar. Burada sahte bir mütevazilikle bundan rahatsız olmaktan bahsetmiyorum. Sahip olduğunuza inanmadığınız vasıfları danışanlar size yüklediğinde, gerçekten öyle bile olsanız bunu kabullenmek güç olacaktır.

Danışanı koşulsuz kabul etmemiz, kendilerini kabul etmelerini kolaylaştırır.

Danışanlarımızı anladığımızda ve onları oldukları gibi kabul ettiğimizde onlar da kendilerini daha kolay kabul edebilirler ve böylelikle değişebilirler.

İlginç olan paradox ancak kendimi olduğu gibi kabul ettiğimde değişebileceğim. – Carl Rogers

Birçok danışan kabul gördüğünü fark ettiğinde daha korkusuzca ikircikli oldukları, kendilerini samimi hissetmedikleri durumlarını paylaşabilir hale gelirler.

Birey merkezli terapinin amaçları

  • Bireylerin ideal olmak istedikleri benlikle, benlik algıları arasında farklar görülebilir. Başarılı bir terapi sonucunda danışanın kendi öz benliğine yaklaşması hedeflenir.
  • Danışanın giderek öz farkındalığının artması. Kendini inceleme cesaretinin artması.
  • Danışanın daha uyumlu (congruent) olması. İç dünyasının farkına vararak bunları tecrübeleyebilmesi.

Birey merkezli terapi süreci

Terapist sürecin başında sıcak, danışanı önemseyen ve olduğu gibi kabul eden empatik bir ortam sunar. Danışan meselelerini çalışarak kendi kaynaklarının farkına varabileceği bir ortamın güvenliğini zamanla daha yakından hisseder.

Danışanın kendi güncel problemlerini öne çıkaran tutumu giderek yerini o andaki deneyimlemelerinin farkına varan ve bunları bastırmaya çalışmayan bir danışana bırakır. Daha önce farkına varmadığı birçok duygu ve tutumunun farkına varır. Ortaya çıkan bu yeni düşünceler, duygular daha önce tutunulmuş olan benlik algısının sorgulanmasına sebep olur.

Danışan şunun farkına varmaya başlar. Düşüncelerimi, duygularımı… bastırmak ya da inkar etmek yerine onları kabul ederek deneyimlemeye izin verirsem daha bütün hissedebilirim kendimi.

Danışan terapist dışında da daha sağlık ilişkiler kurabileceğinin, sevgiyi hissedebileceğinin başkalarının iyiliğini de gerçek manada isteyebileceğinin farkına varır.

Danışan giderek hayatın sorumluluğunu daha fazla üstlenerek, kararlar verebileceğini görür. Bu kararların her zaman herkesi memnun etmeyeceğini, kendisi için de zaman zaman hoş olmayan sonuçlar doğurabileceğini fark eder.

Benliği parçalayıcı gibi görünen fakat fırsatlar da sunabilen bir dünyada kendisinden daha emin bir şekilde varlığını sürdürebilir.

Birey merkezli terapinin kökenleri

Birey merkezli terapi ve kurucusu olan Carl Rogers üzerinde farklı etkiler göze çarpıyor. Bu terapi metodu hümanist psikoterapilerin başlıcasıdır ve hümanist psikolojinin değerlerini yansıtır. Hümanizm dışında varoluşçu felsefeden de etkilenmiştir. Bireye bütüncül bakış açısı üzerinde gestalt psikolojisinin etkisi görülmektedir. Ayrıca psikodinamik yaklaşımın Otto Rank gibi isimlerle etkili olduğunu görülmektedir.

İlginizi çekebilir: Hümanizm nedir?, Hümanist psikoloji, hümanist yaklaşımgestalt terapi

Carl Rogers direktif olmayan terapiyi ilk olarak 1942 yılında ortaya koymuştur. 1951 yılında danışan merkezli terapi olarak tekrar formüle etmiştir. 1970 yılında Rogers’ın terapide öngördüğü değerleri eğitim, farklı kurumlar ve dünya barışı gibi alanlara taşıması ile birey merkezli terapi adını almıştır.

Birey merkezli terapiye yöneltilen eleştiriler

Birey merkezli terapi sadece yansıtma tekniğinden ibarettir.

Maalesef birey merkezli terapi birçokları tarafından yalnızca bir psikoterapi tekniği olarak görülmüştür. Bu tekniğe göre terapist danışanın duygularını yansıtır. Hatta küçümsenerek “birey merkezli terapide danışanın son söylediği iki kelimeyi tekrar et geç denmiştir.” Carl Rogers bu gibi acımasız eleştirilerden son derece rahatsızlık duymuştur.

Direktif olmayan terapistler pasiftir, aşırı liberaldir.

Birey merkezli terapi sürecinde danışan ve terapist gücü paylaşır. Terapist uzman rolü ile ilişkide baskın değildir. Aktif bir şekilde süreci manipüle etmez. Kendi görüşlerini, çözüm fikirlerini danışana empoze etmez. Bu pasif olmak değildir.

Danışan hayatının uzmanı ise biz uzmanlar nereden ekmek kazancağız?

Danışanla eşit bir ilişkiye girilmesi sonucunda terapistin uzman rolünün hafife alınacağı iddia edilmiştir. Derin psikoloji bilgisine sahip olan uzmanlar, sahip oldukları alt yapının hümanist bakış açısı ile değersizleşebileceğinden korkmuşlardır.

Rogers terapistin aldığı eğitimi küçümsememiştir. Sadece salt psikoloji bilgileriyle iyi bir terapist olunamayacağını, terapistin kendini gözden geçirmesi gerektiğini ve danışana sunacağı ortam konusunda uzmanlaşması gerektiğini söylemiştir.

Birey merkezli terapinin değerleri iyi hoş da zaten bunlar artık tüm psikolojinin değerleri haline geldi.

Carl Rogers buna benzer bakış açılarını iddia edenlerin kendisini hiç anlamadığını ya da çok yüzeysel bir şekilde anladıklarını ifade etmiştir. Heinz Kohut’un empati hakkında yazdıklarından iğrendiğini, Kohut’un empatiyi soğuk bir şekilde danışanın dünyasına girerek, bilgi toparlamak olarak anladığını ifade etmiştir. Rogers’a göre ise empati iyileştirici etkiye sahiptir. Bilgi toplamak için kullanılan bir araç değildir.

Rogers hümanizm felsefesine dayanan hümanist psikoloji ve bu temellere dayanan birey merkezli terapinin ilişki tekniklerine indirgenmesinden son derece üzüntü duymuştur. Sanki ortaya koyduğu empati, koşulsuz kabullenme ve uyumlu olma terapinin başlangıcında kabul edilmesi gereken ilişki teknikleriymiş de devamında “gerçek” bir terapi metodu gelmeliymiş gibi.

Yapılan diğer eleştiriler

  • Duygulara çok fazla önem veriyor. Bilişsel yönü ihmal ediyor.
  • Terapistle danışanın terapi sürecinde asla eşit olamayacağı iddia edilmiştir. Bu eleştiri üzerinde özellikle Martin Buber durmuştur.
  • Psikodinamik yaklaşıma bağlı uzmanlar Rogers’ı ana odaklanarak bilinç dışına, aktarım ve karşı aktarım süreçlerini ihmal ettiğini iddia etmişlerdir. Rogers bilinç dışını reddetmemiştir. Fakat bireyin hayattaki tek motivasyonunun dürtü kontrolü olmadığını, daha yüksek amaçlar doğrultusunda özgürce ve bilinçli haraket edebileceğini söylemiştir.
  • Psikoterapinin suni ortamında içten bir ilişki oluşturulamaz.
  • Kişilik bozukluklarına çözüm önermiyor.
  • Klise Carl Rogers’ın görüşlerine genel olarak hümanizm akımına karşıtlığı çerçevesinde karşı olmuştur. Dini değil bireyi merkeze almasından dolayı rahatsızlık duymuştur. Vitz (1977) Din Olarak Psikoloji (Psychology as Religion) kitabında psikolojinin dinin yerini aldığını iddia etmiştir. Özellikle Carl Rogers’ı insanı merkeze alan bir terapi metodu uygulamakla suçlamıştır. Kitaplarından sevgiden hele de Hristiyanlığın bahsettiği sevgiden hiç bahsetmemekle suçlamıştır.
  • Birey merkezli terapi bireyselciliği ön plana çıkarıyor. Oysaki Carl Rogers birçok etkileşim grubu yönetmiş ve toplum barışı üzerine sayısız aktivitelerde bulunmuştur.
  • Terapistin sunacağı “aşırı” empatik ortamı dışarıda bulamayan danışan terapistine bağlanabilir denmiştir..
  • Çok yumuşak…
  • Çok masraflı…

Günümüzde birey merkezli terapi

Birey merkezli terapi statik değil değişim halindedir. Sigmund Freud psikodinamik yaklaşımda yapılan değişikliklerden rahatsızlık duymuştur. Rogers aksine kuramına ortodoks bir şekilde bağlı kalınmasından rahatsızlık duymuştur.

Birey merkezli terapiye acımasız eleştiriler yapılmıştır. Günümüz çağında psikoterapide çabuk çözümler sağlayacak kısa süreli yöntemlere ihtiyaç duyulduğu iddia edilmiştir. Buna rağmen ilginç bir paradox olarak hümanist psikolojiye ve birey merkezli terapiye olan yönelim artmaktadır.

Brian Thorne’nun (1999) Uygulamada Birey Merkezli Terapi (Person-Centred Counselling in Action) adlı kitabı yüz binin üzerinde alıcı bulmuştur. Peki bunu nasıl açıklayabiliriz?

Hümanist psikolojinin rönesansını yaşadığı iddia edilmektedir. Bu iddialara göre modernist akımlardan bireylerin uzaklaştığı post-modern dünyada kurumlara karşı şüphecilik ön plandadır. 11 Eylül olaylarını, komünizmin yıkılmasından sonra artan ırkçı ayrışmaları, terörle mücadeleler kapsamında dünyada yaşanan çatışmaları göz önünde bulundurun. Birçok açıdan artık insanlar modernist dünyanın yarattığı sorunlardan tükenmiş durumda. Bırakın empatik ve derinden birini dinlemeyi, kimsenin kimseye ayıracak vakti yok gibi.

Tüketici toplumun dayatmalarından, eğitim sisteminin kalıplarından çıkmak isteyenlerin sesleri de yükseliyor. Bireylerin davranışsal ve varoluşsal birçok probleminin temelinde sosyal sorunların yattığına dair olan inançlar büyüyor. Örneğin; DEHB Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluklarının temelinde doğadan uzaklaşmanın, çocuklara düzgün oyun ortamlarının sunulamamasının etkili olduğu varsayılıyor. Bu ortamda birçok insan ilaçla tedavi yerine hümanist yaklaşımların uygulanmasından yana tutum sergiliyor.

Birey merkezli terapinin doğuşunda Rogers’ın ve Skinner’ın sonu gelmeyen tartışmalarına şahit olunmuştur. Skinner’ın aşırı mekanik yaklaşımına birçokları bilimsel bir hayranlıkla yaklaşırken Rogers’a şüphe içinde bakılmıştır. Günümüz post-modern insanı ise Watson ya da Skinner’ın deneylerini ve çocuk yetiştirme konusundaki öğütlerini dehşet içinde karşılayabiliyor.

Giderek birey merkezli terapi kurulduğu Kuzey Amerika’da yerini daha çok bilişsel davranışçı terapiye bırakırken, Avrupa’da ilgi artmaktadır.

Günümüzde iki ana akım bulunmaktadır birey merkezli terapide. 1) Klasik / Ortodoks (Carl Rogers’a sadık kalanlar); 2) Deneyimsel.

Birey merkezli terapiyi daha yakından tanımanız için şu vaka incelemelerini hazırladım;

Birey merkezli terapi vaka incelemeleri

Vaka analizi: Ders çalışma güçlükleri çeken öğrenci

Vaka incelemesi: İkircikli duygular

Süpervizyon vaka incelemesi

Carl Rogers’ın Gloria ile yaptığı seansın transkripsiyonu

Eugene T. Gendlin – Odaklanma

Rogers ile yakından çalışan isimlerden olan Gendlin birey merkezli terapiden doğarak kendi metodunu ortaya koyan ilk isimdir. Yazmış olduğu Odaklanma (Focusing) adlı kitabı Türkçeye çevrilmiştir.

Psikoterapi süreci içerisinde meydana gelen yaşantılamanın (experiencing) yüksek olduğu anlarda ve vücudun da bu sürece eşlik etmesiyle durumunda iyileştirici etkinin yaşandığını iddia etmiştir. Gendlin bu sürece odaklanma (focusing) demiştir.

Birey merkezli terapinin orijinal haliyle uygulanmasından yana olanlar Gendlin’in metodunu deneyimsel bulmuşlardır. Daha da önemlisi uyguladığı psikoterapi tekniğini direktif bularak, bunun birey merkezli terapi ile temelden çatıştığını söylemişlerdir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazın.
Lütfen buraya adınızı yazın.